15 Aralık 2010 Çarşamba

G- Fasulye Pörtletmek

G- FASULYEYİ BİRLİKTE “PÖRTLETTİĞİMİZ”   
           KADİR BARAN’IN GÖRÜŞLERİ:

Değerli dostum,
Türkiye’de ki birçok çürümeye parmak basman önemli. Biliyoruz ki bu konular sadece yazdıklarınla sınırlı değil. O nedenle eminim ki yazdıklarının devamı da gelecektir.
Biliyorsun ki, bir odada havasız kalmış bir kişi havanın kirlendiğini bilemez. Dışardan, yani havası temiz bir yerden gelen birisi havanın kirlendiğini derhal bilir.
Senin de aynı misal birçoklarının kanıksadığı, ama aslında öyle olmaması gerektiğinin farkına varmasını sağlayacağından eminim.
Kavram karmaşası nedeniyle gerçeklerin örtülmesi, buna bağlı olarak da insanın kendisine yabancılaşıp, senin deyiminle “mencerleşerek” çürümesinin gündeme gelmesi noktasında ileriki zamanlarda da yazacağını umuyorum.
Rahmetli İnönü’nün dediği gibi “Bir ülkede namuslular namussuzlar kadar cesur olmalıdır.” Çalışmaların için tebrik eder ve devamını dilerim.
İvriz İlköğretmen Okulu, 1972 yılı, 6-C sınıfından arkadaşın: Kadir BARAN.


FASULYEYİ NASIL “PÖRTLETTİK”?

Ya Hu Kadir; bizim arkadaşların hepsi senin gibi saklanıyor…!
Lafa bak; “6-C  sınıfından” arkadaşımmış…!
Sen benim asıl 1-C sınıfından arkadaşım değil misin!
            O altı koca yılı, dolu dolu ve iç içe  ortaklaşmadık mı ?
            Hem sen İlköğretim Müfettişi olduğunu niye saklıyorsun…!
            Lakin Nasrettin Hoca dediğine, “Sen de haklısın!”…
            Sanırım hatırında sadece, 6. sınıftayken uygulama stajındaki kabuğunu pörtlettiğimiz fasulyeler kalmış olmalı çünkü…! Ama  o günler daha dün gibi benim de hatırımda…!
            Biliyorsun o yıllarda düdüklü tencere falan yoktu. Varsa da bizlerde yoktu. Hani kuru fasulyeyi bir türlü iyi pişiremiyorduk. Ne yapsak da sert kalıyordu ama yine de idare ediyorduk!
            Hani bizim Ürgüp’lü Hüseyin İltaş, staj grubumuzun tabldot şefiydi… Oturduğumuz evin “günlük işler nöbetine” kalan arkadaşa pişirilip taşırılacakların listesiyle tarifesini hep O verirdi…! O gün nöbet sırası senindi… Talimatını ve tarifeni aldın, kuru fasulye ve pilav pişirecektin…
İltaş Sana; “Önce fasulyeleri bir güzel pörtleteceksin.” demişti de, sen de tamam demiştin…!
Akşam geldik, baktık; kuru fasulyeyi en güzel sen pişirmiştin… Çok beğenmiştik; sen de övünmüştün…!
Bunun üstüne bir güzel cümbüş tıngırdatmıştın(?)
Ama biz bir de baktık ki tüm fasulyeler yarım!
Dikkat ettik ki ne görelim? Tenceredeki tüm fasulyelerin kabuklarını soymuştun!  “Ulan Kadir, bu ne..?” dedik de;
“Ben onların kabuklarını pörtlettim.” demiştin; gülüşmekten kırılmıştık! “Fasulye pörtletmeyi” ne de güzel bilmiştin…(!)
 İltaş’ın “Pörtleteceksin.” lafı, “Kaynatıp haşlayacaksın.” demekti! Halbuki asıl pörtletme, sebze türü şeylerin közlenmesidir. İltaş yanlış kelime kullanmış, sen ise pörtletmek yerine işin en doğrusunu yapmıştın! Bizi de kabukla uğraşmaktan kurtarmıştın!
O gün bu gündür önümüze gelen her şeyin kabuğunu senin usul pörtletmeye ve direkt hedefe yürümeye, merhum Cumhurbaşkanımız Sayın İsmet İnönü’nün zikrettiğin meşhur sözünde olduğu  gibi, en az namussuzlar kadar ses çıkarabilme gayretine  başlamıştık…! Seni bilmem ama ben senden öğrendiğim bu “kabuk pörtletme” işine aynı yol, yöntem ve amaçlarla daha da geliştirerek hala devam ediyorum!
Caner bana “kabukla uğraştığını” yazmış…
Ben de O’nu; “Caner atma! Sen kabukla mabukla uğraşacak adam değilsin. Zaten sen yanımızdan gidince ve sensizliğimizde, Kadir Baran’la biz, bu kabuk işleriyle uğraştık. Sen yanımızda olmuş olsaydın uğraşmaz, doğrudan doğruya senden öğrenir, direkt hedefe giderdik.” diye cevapladım.
Ve inşallah hiçbir zaman, işin kabuğuyla mabuğuyla uğraşmadık ve de uğraşmayacağız…! İşin özüne “dalma çekeceğiz…!”

Unutma; insanımıza inşallah elimizden gelen her katkıyı yapacağız.!
Canım arkadaşım Kadir;
Her halin için teşekkür ediyor, yılların özlemiyle gıyaben seni de  kucaklıyorum…! Ve dünya gurbetinden, gerçek başarıyı yakalamış olarak aslına dönenlerden olmanı, olmanızı ve olmamızı diliyorum Allah’tan!

H- Meter'li Öğrencim


 H-  METER’Lİ BİR ÖĞRENCİMİN DUYGULARI: 

Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.
Evet; o köye gitmesek, o köyde yaşayan insanların aydınlık yarınlara çıkması için her şeyin başı olan eğitim ve öğretime ihtiyaçları vardır. Bunlar gerçekleştirilmediği taktirde ( o köy ) sadece sözcükte kalır.
O köyü sözcükte bırakmayan değerli öğretmenim Mehmet Duran Bey’in bizim köyümüze atanması yapıldı. Amma öğretmen gibi öğretmen… Sözü özü bir, fedakar, idaalist, köylünün derdi ile dertlenen, sevinçi ile sevinen, köye bir çok yenilikler getiren, ders saatinde öğretmen, ders dışında köylü ile kucaklaşan ve bütünleşen, köyün öğretmeni, doktoru, veterineri ve mimarı; köyün cehresini değiştiren vefalı öğretmenim;
 Sizi hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız…
 Yıllar sonra yine vefalığınızı gösterip bizlere ulaştınız. Yazdığınız kitapta bizleri de unutmayıp yer verdiğiniz için size teşekür eder başarılar dilerim. Sevgi ve saygılarımı sunarım.

                              Öğr. Gör. Dr. Ersin Arslan 
           Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi-VAN

        En güzeli sana “Evlat”  diyerek başlayayım söze, Ersin!
        Sn Dr. Ersin Aslan;
        Çünkü biz öğretmenler çalıştığımız köyleri köyümüz, öğrencelerimizi de evladımız biliriz.
        Bugün yabancı dille eğitim, öğretim yapan okullarda olduğu gibi, daha ilk günden biz de yasaklardık size okulda Kürtçe konuşmayı...
        Daha 1. sınıfın ilk günlerinde, “Hoce; Mela’nın Gırosu vurdi…!” dedikleriniz hep aklımda… “Öğretmenim, İmam’ın oğlu bana vurdu…!” diyecektiniz yani…
        Bir de ağabeylerinizin, “Hocem, biz okullarda daha başarılı oluruz fakat, Türkçe’yi tam kavrayamıyoruz.” dedikleri hatırımda…
        Benim de;
        “Ana dili Türkçe olanlardan hepsi, pek mi güzel anlıyor sanki…!
        Aman gayret edin, siz de anlarsınız. Hatta ileri bile gidersiniz…”
        Dediğim sözleri haklı çıkardınız.
        Sadece, “Hoce; Mela’nın Gırosu vurdi…!” diyebilirken ta Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim görevliliğine uzandınız..  Fazla söze gerek yok.Siz gereken sözü, hal dilinizle zaten söylediniz.
        Teşekkür etmek bana düştü...!Lütfen kabul ediniz…
        Ve sadece var olunuz…!
        Gözlerinizden öpüyorum; Allah’a emanet olunuz…!
            Biliniz ki o pırıl pırıl gözleriniz hep aklımızda…
Ve yine biliniz ki, O Köy hep bizim gönlümüzde…

I- Frenci Bahri

       I- BANA FREN YAPMAYI TELKİN EDEN BİR
          DOSTUN BANA VE ÇALIŞMALARIMA BAKIŞI:

Yazar Mehmet DURAN hayata ve yaptığı işe ciddi bakan, mükemmeliyetçi, kendisiyle ve toplumla barışık, insanı sever, demokrasiye bağlı, iyi bir eğitimci, dürüst bir avukat, sevgisi ve dostlarına olan bağlılığı, kelimelere sığmayan değerli bir kişiliktir. Öğretmenlik mesleğine başladığım yıl kendisini tanımıştım. Öğrencilerin ve iş arkadaşlarının bütün meselelerini kendisine dert edinen, yapılan işin en güzel olmasını amaçlayan, bir insan!…
            Yazmış olduğu eseri ham haliyle okuduğumda; çarpıcı bakışı, akıcı üslubuyla beni etkiledi. İçinden gelenleri yaşadığı hayat hamuru ile yoğurmuş, bunları, okuduğu eserlerden etkilendikleriyle, öğrendikleriyle, öğrencilerine ve çevresindekilere öğrettikleriyle beslemiş ve yazmış.
            O öğretmenliği “ çok sevdiğini” söylemesine rağmen kendini hep ”vasat bir öğretmen”, “avukatlıktan pek hoşlanmadığını” belirterek “yine de hukukçuluk yanının, öğretmenlik yanından daha başarılı” olduğunu tanımlasa da hep iyi bir öğretmen olmuştur.
            Mehmet Duran hiçbir zaman hiçbir şeye taraf olmamış, olamamıştır. O sadece hak bildiği ile haklı bildiğinin tarafı olmuştur. Kimseyi dışlamamış ancak kendisini dışlayanlara tepki vermekte gecikmemiştir.
            Şimdi ise bu kitapla, aynı iş ve işlevleri görmeye çabalamıştır.
            Toplumsal çürümenin hayatımızın bütün alanlarında kendisini göstermekte olması karşısında, kendisi bazı alanları dikkate alarak, o alanların düzenleyicilerine ve “çürütücülere” mesaj verme, çözüme katkı yapma gayreti içinde…
            Halbuki hepimiz her gün o kadar farklı çürümelerle karşılaşıyoruz ki bunları görmezden gelip geçiyoruz. Belki de “Böyle gelmiş, böyle gider.” diyebiliyoruz.
            Yazarımız hem avukat, hem de aynı zamanda emekli öğretmendir. Pek ala avukatlığını yapar, emeklilik yıllarını var olan imkanları içerisinde suya sabuna dokunmadan geçirebilirdi. Ama öyle bir suya sabuna dokunmuş ki, belki de kendisini anlamayanların, anlamak istemeyenlerin, işine gelmeyenlerin çok hışmını çekecek kendi üstüne!...
            Kendisini yanlış anlaşılabileceği ve bu nedenle dikkatli olması konusunda önerilerde bulundum.
            Ancak O, sanırım ki insanları, “Olaylara böyle de bakılabilir mi.?” diye düşünmeye yöneltmiş. Kimseyi kırmak, üzmek, yargılamak gibi bir niyet taşımadığı, kimsenin adamı veya rakibi olarak görünmeyi düşünmediği apaçık ortada… Ne var ki bunu yaparken bazı şeylerin tam da bam teline basmış. Bunu, “Acaba insanlara faydalı olabilir miyim?” düşüncesiyle yapmış. Umarım ki çalışması  doğru anlaşılır ve umduğu toplumsal faydayı sağlar...!
            Öğretmenliğe ilk başladığım yıl, yani Bozkır’ın Taşbaşı Köyü İlkokulu’nd, kendisiyle çalışmak nasip oldu bana ve öğretmenlik stajımı O, okulumuzun müdürüyken O’nun yanında yaptım.
            Kendisini o zaman,yani ta 30 yıl önceden tanıdığım da nasıl bulduysam, kitabını da kesinlikle öylece buldum. Meslek hayatımda ve dünyaya bakışımda O’nu kendime hep model almışımdır. Çünkü O yaptığı hiçbir işin sonucundan çekinmez, cesurdur!
            Sayın hocam; Yazarlık belki ayrı bir meslek alanıdır.Demek isterim ki; belki doğal yada yalın halde yazmak bir yazma sanatı içine girmez…! Yine de  bilemiyorum. Elbet buradaki takdir ve sorumluluk size aittir.
            Sonuç olarak ben, bu kitap çalışmanda sözünü ettiğin türden birikimlerini insanlarla çekinmeden ve yüreklice paylaşma cesareti göstermeni kutlarım.


                                                           Bahri Duran GÖKDENİZ
                                                            İlköğretim Müfettişi


            KARDEŞİM BAHRİ;
        1979’un güzüydü. Konya, Bozkır Taşbaşı’ndaydık… Okullar açıldı, açılacaktı… “Köyle yeni bir öğretmen geliyormuş.” dediler, Ben de motosikletimle gidip aldım O’nu, Hadim Yolu’ndan.
        Pırıl pırıl, yeni mezun bir öğretmendi…
        Bindirdim motosikletin arkasına,
        Alıp getirdim okul odasına.
        Çabucak kaynaştık keratayla.
        Bundan sonra motosikletin arkasından inmedi bir daha… Bir yıl birlikte çalıştık ama ne çilelerini çektim keratanın…
        O zamanın paylaşımını o kadar yoğun yaşamışız ki, hayat kadar çok görünüyor bu günden bakınca…!
        Çalışkan bir genç, başarılı bir öğretmen….
        Okulda daha tecrübeli öğretmenler olmasına rağmen okul müdürlüğünü ona teslim edip ayrıldım Ora’dan.
        Nitekim yanılmamışım hakkında…
        Tez elden tuttu İlköğretim Müfettişliğinin yolunu…! Yıllardır sürdürüyoruz o günlerin dostluğunu…
        Durum böyle olunca elinizdeki kitap çalışmaları henüz taslak halindeyken kendisiyle paylaştım. Düşüncelerini alıp çalışmayı bir çok açıdan test etmek istedim. Kendisi sağ olsun; yakînen ilgilendi…
        Aslında yazılarımı çok beğendi…!
        Fakat hakkımda bir hayli “pirelendi…(!)”
        Yukarıdaki yazısında da görüldüğü gibi;
        Beni bir hayli frenledi…(!) Baktım fren tutacak;
        Doğruca gittim “gaz” almaya…(!)
        Yani Hüseyin Ercüment’i aramaya…
        Bahri kardeşim; sen boş ver freni gazı…
        Başına gelecek olanlara Ağabeyin dünden razı…!
        Tüm içtenliğimle söylüyorum ki; varlığın, dostluğun ve bana verdiğin değer için binlerle sağ ol.
        Benim güzel kardeşim Bahri…! Allah’ın selam, bereket ve rahmeti öncelikle sen ve ailenin, sonra da hepimizin üzerine olsun...! 

J- Gazcı Hüseyin

        J- LÜZUM DUYDUKÇA GİDİP KENDİSİNDEN
“GAZ” ALDIĞIM ARKADAŞIMIN GÖRÜŞÜ;

Dünyanın daha iyi ve daha yaşanılabilir hale getirilebilmesi için ancak ve ancak yazar, çizer, kısacası aydın denilen kesimlerin risk alarak doğruları  yazmaları ve topluma ve kamuoyuna bunları  değişik yollarla duyurmaları ile mümkündür…!
Ne yazık ki gerek ülkemizde, gerekse diğer ülkelerde inandığı ve bildiği doğruları yazıp duyurma yürekliliğini gösteren aydın, yada aydın dediğimiz kesim azınlıkta kalmıştı…
İşte bu azınlık kesiminde Mehmet Duran en ön safta yer almış olanlardan biridir. Kadim arkadaşım öğretmen ve avukat Mehmet Duran bu kitabı yazarken yalnız ve yalnız kendi doğrularını yazdığından, yazdıklarının içine art niyet ve riya katmadığından eminim.Yani inamadığnı yazmadı...!
O zaten hep doğrudan ve haktan yana olmuştur; bir de bilmediği her hangi bir konu üzerinde asla ısrarcı olmamıştır. Üzerinde ısrar ettiği konularsa mutlaka iyi bildiği ve inandığı doğrular olmuştur. Bir şeyi O söylüyorsa, hakikaten de doğru çıkmıştır…Fakat bu çalışmayla aydınlatmaya ve işin doğrusunu ortaya çıkarmaya  giriştiği konular oldukça çetin konulardır. Dolayısıyla soyunduğu iş oldukça zorlu bir iştir.
Elbette insanlar, doğruları duymayı ve anlamayı isterler. Ne yazık ki tüm insanları tatmin edecek ortak doğru henüz bulunamamıştır. İnsanları bir kalıba sığdırıp “Doğru şudur.” demek mümkün değildir. Durum bu olunca, dünyada altı milyar insan yaşadığına göre altı milyar doğrudan söz etmek gerekmez mi…?
Mehmet Duran, bu kitaplar dizisinin çalışmalarını yaparken, elbette yaşamı boyunca elde ettiği deneyimlerini saptırmadan ve içtenlikle yazmıştır. Kendi doğrularını yazdığından hiç şüphem yoktur. Bu türden konuları pervasızca, riyasızca, açık ve yüreklice ele almıştır. Günümüz insanının içinde bulunduğu çarpıklıkların önemli bir bölümünü kitabında ebedileştirmiş, gelecek nesillere adeta bir delil, belge ve kaynak kitap bırakmıştır. Ama dediğim gibi ne yazık ki doğrulara varmanın yolları; çetin, dikenli ve meşakkatlidir.
Ortak doğruya, yada en azından bir kısmına, altı milyar insanın doğrularını bir arada ele alıp,bir ortak payda elde etmek suretiyle varılabilir  mi ? Ne dersiniz; bu olabilir mi?
Arkadaşım belki de bu beşli kitap çalışmalarıyla, söz konusu dünya insanlarının doğrularındaki ortak paydanın ucundan olsun, yakalamış olabilir mi? Bunu  kim bilebilir…!? Okuyalım, bakalım bu kitap çalışmalarında bu anlamda neler bulunulabilir…?Başarı dileklerimle…! 
         

                                                                                                                          
                                                          Emekli Öğretmen:
                                                                      Hüseyin Ercüment



KARDEŞİM ERCÜMENT;
Benden 8-10 yaş büyük olmana rağmen nedense sana hep böyle “kardeşim” demek gelir içimden. Kendime çok yakın bulduğumdan mıdır nedir bilmem…?! Lakin sen de bilirsin ki, seni tanıdım tanıyalı gazı hep senden alırım ben.!Ancak burada sana bir sır vereyim de öğren!
Gerçi, belki sen de bilirsin…?
Fikrim olgunlaşıp da tam uygulamaya geçeceğim zaman gelirim “gaz” almaya sana ben…
Belki fikrimi son kontrol ettiğim mercii sensin…!
Her ne kadar itiraz ettiğim noktalar olsa da…!
Çünkü söylediklerin yatıyor kafama, hem de çokça…!
Yalnız, Ercüment bak;
“Dünyadaki insan sayısı kadar doğru sayısı vardır.” diye yazmışsın,
Gerçi haklı tarafların olmakla birlikte bal gibi de yanılmışsın…!    
İşte bu çalışmaları biz, tam da senin söylediğin durumun sakıncalarını ortaya koymak için yazdık.
Senin dediklerin özel ahlak, toplumsal etik, değer yargıları vs. ile ilgili olanıdır. Bunlar da zaten üst yapı kurumlarıdır. Bilirsin ki bunların genellikle ekonomik düzen olmak üzere alt yapı kurumları da vardır…! Fakat biz işin bu kadar derinlerine şimdilik girmiyoruz…!
Biz zaten, kişilerden çok değer yargılarıyla, o yargıları oluşturan ortamları yargılıyoruz…!
Ayrıca işin bir de Peygamber Efendi’mizin “Tamamlamaya geldim.” buyurduğu “güzel ahlak” boyutu var ki biz daha çok işin bu yönüyle ilgileniyoruz…!
Az da olsa bildiğim ama pek ayırtına varamadığım, benimle ilgili bir hususun farkına ilk kez sen vardın… Ve dedin ki;
“Mehmet Duran bir şeyi inat ve ısrarla söylüyorsa hiç direnmeyin; Çünkü o şey mutlaka doğrudur…! O hem yalan söylemez, hem bilmediği bir şey üzerinde iddialaşmaz. O diyorsa bilin ki dediği şey doğrudur!”
Sağol, yazında işin bu yönüne de değinmişsin. İşte ben bu çalışmada tam da o dediğini yapıyorum…! Bak Hüseyin’im;
“Ona göre doğru, buna göre doğru” olmaz. Aslında doğru mutlaktır ve tektir. Yukarıda değindiğim gibi, kişisel ahlak yahut değer yargılarına göre şekillenen özel doğrular çoktur, lakin bunlar, mutlak doğrulardan, yani erdemlerden bir şeyler yakalayamadıkça hiç birinin hemen hemen sonu yoktur… Daha doğrusu bunun sonucu genellikle olumsuzdur. Hatta anarşi ve savaşlardır. Biz buna, bu çalışmalarla daima karşı durduk.
Biz bahsini ettiğin o doğruları değil, asıl onların dayanaklarını, kaynaklarını eleştirdik; çözümler önerdik…! Bunu, bu kitabın her satırında yaptık. İnsanlık erdemlerini savunmak adına, bu yöndeki eleştiri ve çözüm önerilerimizi kitabın hemen hemen her satırına yaydık…
Örneğin faydacı düşünce, çıkarcılığın iyi olduğuna dair bir değer yargısı oluşturur ki, hem bu yargı yanılgı içerir, hem de bu yargıyı kendine dayanak yaparak, kişisel ahlak edinen fert yada toplumlar yanılgıya düşerler!
Öyle ya; “Kötü emsal, emsal olmaz.” demişler. Bu, temel bir hukuk kuralıdır ve de doğrudur. Bunun sana göresi, bana göresi yoktur.
Yanlışı emsal edinmek suretiyle, üstüne üstlük, “Herkes öyle yapıyor.” diye kendini savunmak, “Bu da benim doğrumdur…” falan demek de yanlıştır.
Anlatımlarımdan da anlaşılacağı üzere; “Mutlak doğrular yok…!” demek de yanlıştır. O senin dediğin, “herkesin kendine ait doğrusunun” büyükçe bir kısmı, bal gibi de çıkarcı ve faydacı zihniyetin savunusudur…! Daha farklı bir ifadeyle kekresin kendi işine geleni savunabilmesinin yoludur. Dolayısıyla “Herkesin doğrusu kendine…” diyenler, çoğunlukla işine gelmeyen noktalarda kendi çıkarını çiğneyip de haktan yana olamazlar…!
Ayrıca ve özellikle “Kördöğüşü” adlı çalışmamdaki konulardan biri olan “Tek Tanrıcılık- Çok Tanrıcılık” konusu içinde aynı hususa değindik, ve; “Bilimsel bilginin dahi ana dayanağı ve kaynağı varsayımdır… Bir varsayım noktası, mutlak doğru kabul edinilmek suretiyle, bilim pergelinin bir ucu o odağa batırılır, pergelin diğer ucu sırf düzlemsel değil, dört boyutta hatta beş boyutta gezdirilir; oralardaki doğrular bu şekilde aranır. Hatta Odak noktasının doğruluğu veya yanlışlığı da böyle sınanır. Bu yoldan elde edilecek sonuca göre gerekirse odak edilen nokta dahi değiştirilir.” dedik.
Böylece mutlak doğruların var olduğunu, kişilere göre değişen doğruların “Gurbetteki Vekil’in, Kördöğüşü yaparak yozlaşmasına, ve nihayet “Çürüme’sine” yol açtığını savunduk. Bunu yaparken mutlak doğruların tekliğine vurgu yaptık…! Örneğin;
Adaletli olmak doğrudur; aksini savunan değer yargıları ile ahlaksal telakkiler kesinlikle yanlıştır.
Doğru sözlülük, dürüstlük, metanet, cesaret, sabır, hâsılı her türlü erdem ve erdemlilik doğrudur. Bunların aksi ve aksinin doğru kabul edilmesi kesinlikle yanlıştır.  Böylesi bir gidişin sonu felakettir…!
Maksat hasıl olmuştur; fazla söze gerek yoktur.
Yine de son olarak söylemek isterim ki;
Herkesin doğrusu doğru olsaydı, okula da mahkemeye de gerek olmazdı. Ama görüyorsun ki bu gereklilik hem dünyasal, hem de ahretsel hayatın ana odaklarından, yani olmazsa olmazlarındandır…
Ve derler ki öğretmenliğe; “Tanrı (!) (Allah) mesleğidir (!)” diye… (Allah meslek icra etmez…!)
Ve nihayet; mutlak hakim, yani yargıç elbet Allah’tır. Senin dediğin doğru gibi herkesin doğrusu doğru olmuş olsaydı, haşa, O’nun hakimliğine dahi ihtiyaç olmazdı! Yine de biliyorum ki sen herkesin doğrusunun mutlak doğru olduğunu söylüyor değilsin…! Ne var ki böyle bile olsa; 
Bu fikrine hepten karşı çıktığımı sanma;
Sakın sözlerime de alınma!
 “Gaz” ihtiyacım olunca; yine gelirim sana;  Bunu da unutma! Zaten buradaki asıl maksadım seninle çengirdeşmek değildir! Kendimi anlatmak hiç değildir! Sadece bir fikri ve doğru bildiklerimizi ortaya dökmektir!
Bu duygu ve düşüncelerle seni Allah’a emanet ediyor, hayırlarla dolu nice mutlu yıllar geçirmeni O’ndan niyaz ediyorum. Seni tanıdım tanıyalı şahsıma ve nihayet bu naçizane kitap çalışmalarıma gösterdiğin ilgi,
Senden öğrendiğim onca bilgi, ve varlığın için teşekkür ediyorum! Lütfen teşekkürlerimi kabul buyur!

K- Genç Ersin'in Takdiri:

             K- TASLAK ÇALIŞMALARIMIN OKUYUCULARINDAN
             GENÇ ERSEN’İN ÇALIŞMALARIMA DÖNÜK ÖVGÜSÜ:

Teşekkür ;
Ciddi ve uzunca bir zaman sonucunda ortaya çıkan, toplumumuzla ilgili çeliştiğimiz bazı konuları yansıtan ve açıklayan bu çalışmanın en son aşamasına gelip basılmasına kadar geçen sürece bire bir şahit oldum. Harcanan zaman ve emeğin farkındayım.
Umarım yılların bilinçli deneyim ve birikimlerine dayanarak yazılan bu kitap, okuyanlara ve okuyucuya faydalı olur. Ayrıca topluma da yararlı bir basılı yayın haline gelir. Aslında bunun böyle olacağına da yürekten inanıyorum.
Bu bağlamda yazar, Av. Mehmet DURAN’ı tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.    
                                 
                                                                 Ersen UÇAR

            Kitap çalışmamı yürütürken ilgisi nedeniyle sıklıkla yanıma gelen ve bana sürekli hak veren, “Çürüme” adlı kitap çalışmamdaki “Genel Kadını Yıkamayan İmam” hikayesini anlatan genç kardeşim Ersen; sağ ol. Sana da çok teşekkür ediyor, uzun ve hayrın her türüne vesile bir hayat yaşamanı, nihayetinde de gerçek başarıyı yakalamanı C. Allah’tan diliyor, gözlerinden öpüyorum. Allah’a emanet olasın, Ersen!   

L- Ey; Koca İsmail...

L-İVRİZ’İN YETİŞTİRDİĞİ DÜNYACA ÜNLÜ RESSAM, DEĞERLİ KARDEŞİM, EY “KOCA İSMAİL” SAYIN İSMAİL YILDIRIM;

            Kitabımın kapak resimlerini elektronik posta yoluyla gönderirken;“Selam, kelam. Resimler ekte vesselam…” yazmışsın. Sen haklısın. Çünkü resimle konuşur, resmi konuşturursun.
            Yunus’a Mevlana’nın Mesnevi’sini okutup fikrini sormuşlar…? Koca Yunus; “Ben olsaydım, ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm, der. işi bitirirdim.” demiş.
            Hey Koca İsmail…! Ben seni bilirim. Hakikaten de vesselam olmuş. Benim onca ettiğim teraneyi fazlasıyla anlatmış ötelere bile geçmişsin…! Tam da burayı yazıyordum ki, telefon çaldı. Baktım, sen…! durumu izaha çalışıyordun… Dedim ya, buna gerek yoktu; ben zaten bunu bilirdim…!
İvriz’de 3. sınıfın sonuna dek; yediğimiz içtiğimiz değil, adeta aldığımız soluk dahi ayrı gitmedi seninle… Bu nedenle kendimi hep bahtiyar saydığımı bilirsin.
Hayatın savurmasıyla ayrı yollara ve kulvarlara düştük… Ancak 38 yıl sonra aynı içtenlikle kucaklaştık…! Daha ilk cümlende beni; “Mehmet, senin şu yazarlık işi ne oldu?” diye karşıladın Al; ben de yeniden başladım.

            *******************************

Ey koca İsmail; Sen lise 1. sınıf talebesiyken, seni hapis damlarına atıp, 6 yıl çürütmeye çalışıp da çürütemeyenler utansın şimdi…!
Lise 1. sınıf öğrencisi siyaset yapsa ne yapar? Konuşsa ne olur…? Koy taksim meydanına; istediğini konuşsun…!
Hem susmakla ne olur…? Hem susturulabilir mi? Hem susturdular da ne oldu…?
Konuş İsmail konuş, sonuna dek konuş… Sen hep var ol, her halinle, resim ve heykellerinle konuş… Ve konuştur onları…! Ey Orta Torosların yürekli evladı, seni ülkenden kaçırtanlar utansın şimdi…!

Kaçırttılar da ne oldu…?
Sen ta 80’li yılların evvelinde bilirdin, Amerika Bireşik Devletleri’yle İsrail Devleti’nin, o derin işbirliğini çünkü….!
Ve Siyonizm eleştirisini kendilerine kalkan edinip siyaset yapanlar, sen ta o yıllarda, ve ta Filistin’lerde, İsrail’e karşı bilfiil yaptığın ve yıllarca sürdürdüğün onur savaşında aldığın, 24 yerindeki yarandan, o türden siyaset yapanlar utansın şimdi….!              
 Deniz Gezmiş’lerin, Yılmaz Güney’lerin sağ kolu, “Duvar” ve “Sürgün” filmlerinin baş asistanı, sofi felsefenin ve özellikle Mevlana’nın hayranı, kendisinin ana kaynaktan (bence Allah’tan) gelen bir cüz/parça olduğuna inanan,
Ve nihayet bir gün mutlaka, en büyük bir inanç ve içtenlikle Allah’a ulaşacağına inandığım, ateist kardeşim! Naçizane kitaplarımın, kapak resimlerinin dünya gurbetinde bir vekil sıfatıyla yaratıcısı;(!)
İvriz’in yetiştirdiği dünyaca ünlü ressam, dostluğuna olan teşekkürlerimi lütfen kabul et…!
  
Not: Ben, İsmail’in Allah’a inançla erişmesinden, evvela haddimi aşarak O’nun adına mutluluk duyarım sonra da kendi adıma… Hem o zaten erişmiştir bile belki! Yoksa benim ne O’na, ne de kimseye böyle bir telkinim ne vardır; ne olabilir, ne de  bende, O’nun dostluğuna gelecek herhangi bir halel.
Hem O, Fransa’da yaşasa da bizimdir…
Öz be öz bu vatanın evladı,
Kardeşimizdir  çünkü…

7- DAYANAKLARIM

DAYANAK VE TEŞEKKÜRLERİMİN
SONUCU İLE ÖZÜRLERİM:

            Sn. okuyucularım,
Bu kitap çalışmalarının yazımı konusunda kendime dayanak edindiğim kişilerin bana olan örnekliğiyle, aynı anlamda olmak üzere bunların bazılarından yukarıda yapmış olduğum alıntılar bir anda, hani “Bak bu ilaç, başımızın keline iyi geldi.” diye boy boy resimlerle ilacının tanıtımını yapan firmaların yöntemini getirdi aklıma.
            Fakat yine de benim maksadım o firmalarınki gibi değildir! İnşallah en azından ticari değildir.
            Biliyorum ki kitaplarda böyle bir uygulama alışılmış da değildir. Ancak bu, “Nikâh Yozgunları” adlı kitabımızda yazılmış bulunan, “Dastarı var mı? Var! Avrat mı? Avrat…!”(öyleyse işi fazla kurcalama..!) diye bir meselemiz vardır. İşte bu meseleye dayanarak söylüyorum ki, işte bu da böyle bir kitaptır. Kısacası böyle yapmamız boşuna değildir. Bu nokta itibariyle ilk mesajımız, önemli olan şeyin kümeleşmek, guruplaşmak, çeteleşmek olmayıp, insanlık değerlerinde buluşmaya yapılan vurgudur!
           Ve zaten okunacak olanlardan da anlaşılacağı üzere; bu kitaptaki görüşler bazı çevrelerce aykırı sanılsa da art niyetsiz insanların hak vereceği bir toplumsal bileşke noktasıdır.
           Bu kitabın yazımında kendime dayanak edindiğim kişiler gerçek kimliklerini asla yitirmemiş, makulü, iyiyi, doğruyu ve güzeli çok öncelerden bulmuş, bir demet güzel dosttan, “dostum” dediğim kişilerden birkaçıdır.
Bunlardan kimileri; ülkemizde başlatılan dine dayalı siyasetin ilklerinden;
Kimileri, sol, sosyalist ve hatta komünist düşüncenin önderlerinden;
Kimileri, Türk Milliyetçiliği düşüncesinin öncülerinden;
Kimileri, orta sağ, AKP mensup yada sempatizanlarından;
Kimileri, Orta sol, klasik CHP’lilerinden;
Kimileri klasik Demokrat Parti çizgisinden;
Kimi de ülkemin partisizlerinden,
Kimi, örnek diye aranan Kürt kardeşlerimizden;
Kimi dindar, kimi az dindar yada ilgisizlerden,
Kimi laik, kimi de anti laiklerden;
Kimisi köylüden, kimisi kentliden;
Ama hepsi de ülkemin pırıl pırıl insanlarından;
Nihayet her biri güçlü bir eğitimciden, dirayetli bir yöneticiden, bilgili bir tıpçıdan, diyanetçi yada  hukukçudan oluşmaktadır.
Ancak onların hepsi bizden…!
Ve hepsinin de ortak özelliği, ülkemin yetiştirdiği aydın, bilinçli kişilerinden, toplumumuzun bileşkelerinden, normali olağanda arayanlarından, art niyetsiz, cesur, mert, yürekli, güdümsüz, ülke sever, insanı insanca sevenlerinden, şabloncu zihniyetin temsilcileri olmayanlarından, yani olaylara “at gözlüğü” ile bakmayanlarından, hasılı insan gibi insan olmalarıdır.
Ben ise inşallah, bunlardan hiçbirinin sakalına göre tarak vurup, nabzına göre şerbet vermiyorum. Renksiz değilim; hayata bakış ve algılayış bakımından elbet keskin bir çizgim var. Ancak iyi bir insan olabilmek noktasında umarım onların çömeziyimdir..!
İşte buradan anlaşılacağı üzere biz bir tek şeyi pek güzel yaptık! Olaylara tam ortadan ve her yöne baktık…!   Geçtik, bir de her yönden baktık.!
Bu kitap çalışmasında ben, içtenlikle toplumumuza  faydalı olmaya çabalarken, iyi niyetle yapıcı olmaktan ayrılmamaya, eleştirilerimi şahıslara değil, değerlere ve eylemlere yöneltmeye çalıştım. Yine de tüm gayretime rağmen yanlışlarım mutlaka olmuştur.
Hatta sürçü lisan etmişliğimiz de olmuştur. Belki de çokça olmuştur.
Bu hususta konunun ilgililerinden tüm içtenliğimle özür diliyorum. Lütfen beni hoş görünüz!